:: 08 Aralık 2019 Pazar

:

:

:
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
MUAZ ERGÜ MUAZ ERGÜ

Âşık Veysel Geçti Uzun İnce Bir Yoldan

28 Ekim 2019 Pazartesi 13:51

25 Ekim 1894’de doğmuş Veysel Baba… Doğmuş ama döneceği yeri de unutmamış “benim sadık yârim kara toprak” diyerek. 21 Mart 1973’de de göçüp gitmiş Veysel dünya denen gurbetten. Dünya gözüyle göremediklerini gönül gözüyle görmüş ve söylemiş biz görenlere. Gönül gözünün varlığını unutmuşlara söylemiş… Kırk altı yıl önce kanat vurmuş telli turnası ölümün ülkesine, sonsuzluğun ülkesine… Adına hayat denen muammayı, baştan ayağa bilinmezlik olan ömür serencamını “uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece” diyerek üç beş kelimeyle çözüvermişti. Felsefenin, bilimin, sanatın binlerce ciltte anlatamadığı hakikati söyleyivermişti hepimize hem de görmeyen gözleriyle. Veysel’in gözleri dışındaki maddi dünyaya kapalıydı. Maddi dünyaya kapalıydı kapalı olmasına ama gönül gözü sonuna kadar açıktı. Kimsenin bakmayı bilemediği, bakmaya cesaret edemediği dünyamızın ummanına dalmıştı. O ummandan topladıklarını, payına düşenleri tertemiz, arı duru bir dille sundu bizlere.

Veysel’in hayatı Anadolu gibidir. Acısı da gerçek, ayrılığı da… Çocuk yaşta bir gözünü kaybeder. Talihsiz bir kazada diğerini… İçine doğduğu dil zaten ozanlık, âşıklık dilidir. Yanmışlığın, kederin dili. Hüzünlerimizi, sevinçlerimizi, her türlü insani hislerimizi şiirle, sözle ifade eden bir dil. Yokluğun, yoksulluğun, mütevazılığın, engin gönüllülüğün, kaybetmenin yüceliğinde olgunlaşmış, kemale ermiş bir dünyanın dili.

Benim sadık yârim kara toprak diye çığırmıştı en hüzünlü sesiyle. Kara toprak hepimizin gerçek yâri değil mi? Dünyada tükenmez murat var diye yalan söylemişlerdi binlerce yıldır. “Ne alanı gördüm ne murat gördüm/meşakkatin adın murat koymuşlar/dünyada ne bir lezzet ne tat gördüm/ölüm var dünyada yok imiş murat/muradı maksudun hepisi yalan” diyerek tashih etmişti o büyük yalanı. Sivaslı Veysel o büyük ruhla, varlığa dokunmanın ürpertisiyle, varlık içre yokluğumuzun gerilimiyle dokundu mızrabına. Okuma yazması olmayan O ümmi Veysel hepimizi sözlerinin yüceliğinde boyun eğdirdi. Boynumuzu büküp dinledik O’nu. Dinledik çünkü hepimizi söyledi, bizi söyledi, bize söyledi…

Veysel Baba, “Çırpınıp içinde döndüğüm deniz” diye söylemişti. Biz de çırpınıp duruyoruz bir denizin içinde. Kendimizi kaybettiğimiz, yok olup gittiğimiz bir denize benziyor bizimkisi. O’nun içinde çırpınıp durduğu deniz bizimki kadar kirlenmiş değildi, bizimki kadar kesif… O’nun hapsolduğu karanlık bizim karanlığımız yanında hiç hükmündedir. O, karanlığın içinde var olmaklığın ışığıyla aydınlandı. Biz var olmaklığımızla kaybolmuş gibiyiz.

Âşık Veysel söze dayalı, sözü merkeze alan bir geleneğin içinden gelmiştir. Anadolu’nun sözlü gelenek kalesinin son burçlarından. Teknik ve mekanikle üzeri örtülmüş adeta ölmüş bir varoluş alanında değildir. O yüzden söylediği her şey yalındır, gösterişsizdir… Ama dinleyenin, izleyenin yüreğine saplanır söyledikleri. Ansızın yakalanıverirsiniz. Çırılçıplak kalırsınız. Bütün zırhlardan soyunmuş… Acıyı anlatır, aşkı… Ayrılıktan söyler, gamdan… Turnaların avazıdır dilindeki, sazı turnaların kanat çırpışı… O, söze başlayınca dertlerimiz dökülür derin derelere, sel olur gider dereler. O, sazına vurunca mızrabı bir bahar yürür Sivrialan dağlarına. Çiğdem başlar konuşmaya, sümbül ağlamaya… Al baharlı mavi dağlar söyleşir. Gurbet elde ağlayan yârin kokusunu getirir rüzgârlar.

Veysel Baba’nın öyle çok gelişmiş, ileri bir saz çalma tekniği yoktur. Belki güzel bir sesi de… Ama o hava, sahip olduğu tecessüs hepimiz kavrar. Sesindeki hüzün, sesindeki sahicilik, söylediklerindeki varlığımızın otantikliği bırakmaz bizi. Sahicidir O… Sahiden yakalar, bırakmaz…

Kırk altı yıl da geçse dört yüz atmış yıl da hep söylenecektir Veysel’in türküleri. O’nun dili dediğimiz gibi sahici. Günümüzün ne dediği anlaşılmayan, baştan sona artistliğe dayanan, ritimsiz şiir ve sanat diline benzemez. Her söylendiğinde yenilenir. Her dem diri…

 

 

Paylaş:  Facebook Twitter Google
YAZARIN DİĞER YAZILARI